Gecenin nemi düşmüş gözlerime.
Biraz durup nefes almaya, düşünmeye fırsat buldum bu hafta. Keşke bulamasaydım; işler, evraklar, gidilecek yerler üst üste birikseydi de zihnim oradan oraya koştururken yorulsaydı. Düşünmeye fırsat bulamadan uykuya dalsaydı keşke.
Ne yapıyorum,
ne yaşıyorum,
neyle tutunuyorum hayata,
nereye gidiyorum,
neye varacağım?
Neyi kaybettim, ne kazandım.
Neyi yitirdim,
ne kaldı benimle?
O kadar “ne” var ki “ne”den başlayacağımı bilmiyorum.
Hiçbir yere varamamak için ne kadar çok yol katettik oysa;
Zihnimiz yoruldu, bedenimiz eskidi artık.
Gelecekten tekrar korkmaya başladım.
Geleceğin getireceğinden.
Gelecek olan gidecek.
Gelecek sonsuzdur elbet.
Giderken neyi götürecek?
Bir yol aramış, bir arpa boyu yol alamamışız belli ki; ne son bir sene, ne iki, ne üç, ne de dört… Değişen sadece takvim yaprakları olmuş. En normal şeyleri kafaya takıyoruz, üzülüyoruz, dert ediniyoruz kendimize; asıl dertleri görmeden hem de. Bu yüzden artık düşünmüyoruz, sadece duygularla karar veriyoruz.
Neyi dert edeceğimi bilemediğim bir gecede o kadar çok dert seçtim ki kendime, nereden gelip nereye gideceğimi görmez oldum.
“O bunu dedi, o böyle yaptı” derken olmak istediğimiz kişiyi,
“Bu iş şöyle, diğer iş böyle” derken olmak istediğimiz yeri,
“Bu böyleydi, şu söyledi” derken olmak istediğimiz zamanı unuttuk; düşünmez hale gelmişiz.
Gelecekten bu yüzden korkmaya başladım.
Neyi ne yapacağımı bilmiyorum.
“Nereye gömdün o en güzel yıllarını? Yaşadın mı yoksa yaşamadın mı?”
— Fyodor Dostoyevski