Pazar XVIII.I

kule yalnız, hikaye tanıdık…

Ardı ardına yazmak hiç hayra alamet değil…

Güzel birkaç cümle kuralı çok olmamıştı oysa; hepsi boğazımda düğümlendi.
Sanki hayalini kurup özenle çizdiğin o resim, daha boyası kurumadan tozlu bir rafa kaldırılmış gibi…


Ne kadar da hızlı tüketiyoruz zamanı,
Kararlar aceleci, duygular bir anlık.
Savaşmak için silahlara ne gerek?
Dilimiz yeterince sivri, duruşumuz net.


Sessizliğimiz bile meydan okur bazen;
Geri atılan bir adım değil,
Derin bir nefestir o.
Gürültüyle değil, varlığımızla konuşuruz,
Bir bakış yeter, bir cümle tamamlar her şeyi.


Kırmadan da yenilir insanlar,
Çünkü en keskin darbeler bazen hiç söylenmeyenlerden çıkar.
Gölgemiz bile tarafını seçmiştir artık,
Ne söylediğimiz kadar, neyi sustuğumuz da nettir.


Kulaklarımız mühürlü;
Sadece duymak istediklerimiz yankılanır içimizde.
Çünkü başkasının can çekişini duymak,
Kendi vicdanımıza ağır gelir.


Bazen kelimelerin tükenmesi değil, hükmünü yitirmesidir asıl mesele. Bir noktadan sonra anlatma çabası, sadece boşluğa bırakılan cılız bir yankıya dönüşür. Ve insan anlar ki; “biraz zaman” ya da “mesafe” denilen o gri duraklar, aslında bitiş çizgisinin en kibar ilanıdır.

Kapı gürültüyle kapanmaz belki ama aradaki sessizlik, söylenecek her şeyden daha gürültülüdür. İşte bu yüzdendir ki; insanın savaşmak ve acıtmak için silahlara ihtiyacı yoktur.

Neyse ki yolun yabancısı değiliz hiçbirimiz; savaşın da barışın da her halini biliriz.
“Savaşın kazananı olmaz” derler ya hani… Olmaz gerçekten.

Savaşmayı değil barışı,
Konuşmayı değil anlaşılmayı dileyen günlerde görüşmek üzere…

Yolculuk anlamakla başlar, anlaşılmakla bambaşka diyarlara uzanır.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir