Bazen neyi özlediğini bilmeden bir şeyleri özlersin. Yaşananlar olur bazen, bazen de yaşanabilecekler.
Orada takılıp kalmak yanlış olur belki ama doğruyla işin olmaz her zaman.
Kalbin olduğu yerde gurur ve kibir olmaz. Mantık zaten olmamalıdır.
Özlemek, biraz da ne istediğini bilememektir. Çünkü özlemek, kavuşabilme ihtimalini içinde taşır.
Bu ihtimal; umursamamakla, yanında istemek arasında iki uçta sallanır.
Bazen susmaktır özlemek; adını anmadan, izini sürmeden ama içten içe hep bilerek.
Bazen de en küçük ihtimali büyütmektir: bir bakışı, bir tesadüfü, yarım kalmış bir cümleyi.
Kavuşma mümkünse, özlem umutla yanar.
Mümkün değilse, özlemek sadece taşımayı öğrenmektir.
Biraz da kaypaklıktır özlemek; reddederek güçlenmeye çalışmak,
görünmemekle var olmaktır.
Aslında varlığını, yokluğundan belli etmektir.
Biraz da korkaklıktır özlemek.
Öyle tatlıdır ki, özlemeyi bırakmamak için “özledim” diyememektir.
Çünkü özlemi bırakmak zorunda kalmak, özlemenin kendisinden daha acıdır.
Özlemek, gitmeyenlerin değil;
kalmaya cesaret edemeyenlerin yüküdür.
Çünkü kalanlar alışır,
gidenler unutur,
cesaret edemeyenler ise
bir ihtimalin içinde yaşlanır.
Özlem tam da burada başlar:
Ne gidecek kadar güçlü,
ne kalacak kadar dürüst olabildiğin yerde.
Ama her ihtimal, bir gün dönüşebilir.
Ve insan, özlemi kalbinde tutmak yerine
onu yoluna uğurlamayı da öğrenir.
Bazı sevdaları yaşamayı başaramasa da,
kalbinde incitmeden taşıyabildiğini fark ettiğinde,
affetmeye önce kendinden başlar.