Bazı hayal kırıklıkları vardır; bağırmaz, çağırmaz, sızlanmaz. Sadece insanın ruhundan bir parçayı söküp alır ve geriye derin, sessiz bir eksilme bırakır. Zamanla fark edersin: Daha az beklersin, daha az anlatırsın ve en nihayetinde daha az inanırsın. Bu bir korunma refleksi değil, bu “öğrenilmiş bir kabulleniş”tir.
İstediklerinin gerçekleşmemesi can yakmaz aslında. Asıl yoran, istemenin bile gereksiz hâle gelmesidir. Çünkü bir noktadan sonra insan, hak ettiğini anlatmaktan yorulur. Değer görmek için çabalamanın, aslında o değere hakaret olduğunu anlar.
Mutsuzluk tam da burada başlar. Gürültülü bir çöküşle değil; son derece düzenli, neredeyse “saygın” bir veda ile. İnsan işine gider, konuşur, gülümser. Ama içinden geçen cümleler artık kimseyle paylaşılmaya değmez.
Kırılmak, sanıldığı kadar dramatik değildir; çoğu zaman fazlasıyla sakindir. Ne beklediğini bilirsin, neyi alamadığını da… Sadece artık bunun üzerine konuşmamayı seçersin.
Bir eşikten sonra hayal kurmak bile ölçülü yapılır. İnsan, kendi hevesini incitmemeyi öğrenir. Çünkü bazı hayaller gerçekleşmediğinde değil, gerektiği kadar önemsenmediğinde kırar insanı.
Bu bir isyan, hesaplaşma, intikam değil. Bu, olan bitenin adını koyup, ağırlık yapan duyguları masadan kaldırma çabasıdır.
Ve belki de en acısı şudur: İnsan her şeye rağmen ayakta kalabildiğini fark ettiğinde, aslında kimseye muhtaç olmadığını da öğrenir.
Bu bir zafer değildir.
Yeterli bir son da sayılmaz; hayat devam eder, ama eksiklerin yokluğuna alışarak…..
“Tutunamayanlar, aslında hayata fazlasıyla tutunmak isteyenlerdir.”
-Oğuz Atay