Love is

Geçenlerde, ne zaman alıp bir kenara attığımı bile hatırlamadığım o Şıpsevdi sakızlarından birini buldum. Hani şu içinden “Aşk şöyledir, böyledir” diye cümleler çıkanlardan…

Her seferinde gülerek bakıyorum onlara. Aşkı birkaç kelimeyle özetleyebileceğini sanan o tuhaf sakız fikrine.

Aslında jelatini açarken fark ettim; mesele sakız değil. 

Mesele, aşkın kelimelerle anlatılıp anlatılamayacağı. 

Düşüncelerim de tam burada düğümlendi.

“Aşk sevdiğinin çamaşırlarını yıkamaktır.”

“Aşk cazip bir rüyadır.”

“Aşk sırtını dayamaktır.”

“Aşk beraber ağlamaktır.”

Kulağa hoş gelen küçük anekdotlar bunlar. Romantik, zararsız, “paylaşmalık”. Ama dikkatli bakınca fark ediyorsun; altı bayağı boş. Çünkü aşk bu kadar düzenli, bu kadar temiz, bu kadar steril bir şey değil.

Belki de aşkı kelimelerle anlatmaya çalışmak başlı başına bir yanılgı. Onu anlatmak değil, anlamaya çalışmak gerek. Ve anlamaya çalıştığında karşına romantizm değil; çoğu zaman delilik ve depresyon çıkıyor.

Aşık olan iştahtan kesilir.

Aşırı düşünmekten ya uykusuz kalır ya da uyuyarak gerçeklikten kaçmaya çalışır.

Tüm enerjisini sevdiği kişinin üzerine yığar ve hayatın geri kalanında belirgin bir güç kaybı yaşar.

Karar vermekte zorlanır; en basit şeyler bile içinden çıkılmaz bir hal alır.

Bunlar alt alta yazıldığında; DSM-5 (Majör Depresif Bozukluk) tanı kriterlerine göre bu tablo depresyonu şüphe uyandıracak kadar andırıyor.

Aşkı psikolojik bir rahatsızlıkla eşitlemek çok mu acımasız olur? Belki. Ama kabul etmemiz gereken bir bir fact var: Aşk, depresyonun en ışıltılı halidir.

Aşk bir depresyondur.

(Evet, başka bir sürü şey de olabilir ama en çok buna benzer.)

Şıpsevdi sakızlarının kağıdında yazması gereken cümleler

“Romantizimmmm” ya da

“Kalbinin sesini dinle” değil.

Belki, sigara paketlerinde olduğu gibi şunlar yazmalıydı:

“İştahın kesilebilir.”

“Uykun bozulabilir.”

“Enerjin azalabilir.”

“Kontrol sende olmayabilir.”

Çünkü aşk;

yemekle, uykuyla, mantıkla pek iyi geçinmez.

Aşkı romantize ettikçe onu yanlış anlıyoruz.

Belki de aşk güzel olduğu için değil,

insanı kendinden çıkardığı için bu kadar güçlü.

Ve belki de bu yüzden

aşk, sakız kağıdına sığmayacak kadar gerçek.

bu yüzden aşk geçince insan rahatlamaz.

Üzülür ama hafifler.

Acı vardır ama zihinde bir ferahlık da olur.

Çünkü aşk bitince yalnız birini kaybetmeyiz;

aynı zamanda sürekli tetikte duran zihnimiz de dinlenmeye başlar.

İştah yavaş yavaş geri gelir.

Uyku, bölük pörçük de olsa yeniden kendine yer bulur.

Enerji, uzun bir hastalıktan sonra olduğu gibi,

acele etmeden geri döner.

Bu yüzden bazı ayrılıklar yıkmaz,

aksine iyileştirir.

Aşkın bu kadar yüceltilmesi belki de bundandır.

Çekilen acıyı anlamlandırma ihtiyacından.

İnsan yaşadığı şeyin yalnızca bir dağılma değil,

aynı zamanda bir “yaşanmışlık” olduğuna inanmak ister.

O büyük his, sandığın kadar sana ait değildir.

Daha çok seni ele geçiren bir hâl gibidir.

Gelir, düzenini bozar,

düşüncelerini işgal eder,

bedenini zorlar

ve sonra çekip gider.

Geriye ise şu soru kalır:

Biz mi âşık olduk,

yoksa aşk mı bizi kullandı?

Belki de cevap basittir.

Aşk, insana iyi gelen bir şey olmak zorunda değildir.

Bazen sadece yaşanması gereken bir bozukluktur.

Ve geçmesi,

en az başlaması kadar sessiz olur.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir