17 Mayıs Pazar, Ankara Gar

Perşembe mesai bitimiyle başlayan kaçış planım, üç günün ardından dönüş treninde sona ermek üzere. Birkaç saat sonra İstanbul’da olacağım. Yarım kalan her şey bıraktığım yerde, beni bekliyor: Okunacak kitaplar, görüşülecek arkadaşlar, yapılan planlar ve konuşulacak konular. Yani, iyi olan ne varsa ve geri kalan tüm angarya işler… Ne zaman “ev” dediğim o küçük kareden uzaklaşsam, kendimi Çin’e giden gözü kara Marco Polo kadar özgür ve macera dolu hissediyorum.

Cuma günü beklenmedik bir iş görüşmesi gerçekleştirdim ve eski dostları görme imkânı buldum. Cumartesi ise ecnebilerin “Pub crawl” dediği şeyden biraz biraz. Ben buna götünde kurt varmış gibi gezmek derdim ve daha iyi bir deyim olurdu. Gün boyu gittiğimiz her mekanda zamanı en verimli şekilde geçirmeye özen gösterdim, tabi yıllardır üzerinde itinayla çalıştığım “bir gecede kaç tane bira içebilirim” konusunun saha fizibilitesini yaptık aynı zamanda. Akademik bir titizlikle çalıştığımı söyleyebilirim. Her Ankara seferinde Aspava tüketmekten yorulan bünyeme, bu yeni deneyim adeta yeşil çay detoksu gibi geldi.

Pazar günü ise yetişmem gereken bir yer olduğunu bilmenin o sinsi gerginliğine rağmen; kahvaltı, öğle yemeği, kahve ve bira ritüelimi aksatmadan trende başlayıp trende bitecek bu serüvenin son kısmına ilerledim.

Trene bindiğimde, servis vagonu gözüme bir farklı göründü; sanki bir tiyatro sahnesi gibiydi. Boş koltuklara zihnimde yerleştirebileceğim onlarca insan, haklarında yazabileceğim yüzlerce senaryo vardı. Düşündükçe zihnim biraz daha açıldı, sesler canlandı; vagonun ortasında yaşayan yalandan koca bir dünya kurdum. O boş koltuklarda oturanlar belki Londra’dan şatolarına dönen lordlar ve kürklerine sarınmış hanımları olabilirdi. Belki Rusya’nın çorak köylerinden iş bulmak umuduyla Petersburg’a giden, ceplerinde bir şişe patates votkasıyla Das Kapital tartışan köylülerdi. Belki de cumhuriyetin ilk yıllarında yaşayan, ücra bir okula atanan öğretmen bey, suratsız hanımı ve iki çocuğu olabilirdi.

Hazır tren yolculuğu bulmuşken ve zihnim böyle harıl harıl çalışırken içimden, “Tamam,” dedim, tam sırası ben “Belki de yazar olabilirim.” Acaba bir roman yazmaya mı başlasam? Stefan Zweig, eminim romanlarını tam olarak böyle trenlerde yazıyordu. Gerçi onun bindiği trenlerde muhtemelen fonda hafif bir klasik müzik çalıyordu, benimkinde ise sadece kötü bir uğultu var ama olsun. O zamanlar da AirPods’lar yoktu bu bizi eşit yapar.

Ben düşünürken… yavaş yavaş gerçek yolcular gelmeye başladı ve itiraf etmeliyim ki, gerçeklik benim hayal gücümden çok daha renkliydi. Önce işaret diliyle konuşan dört güzel kız geldi ve o hızlı el haraketleri hemen dikkatimi çekti. O kadar hızlı ve senkronize anlaşıyorlardı ki, ne konuştuklarını anlamaya çalışmak bile tüm yol beni eğlendirebilirdi.

Ardından orta yaşlı, Adidas desenli eşofmanları ve bitmek bilmeyen enerjileriyle bir grup hanımefendi geldi. Beden eğitimi öğretmeni gibiydiler; hatta tavırlarına bakılırsa direkt milli takımı çalıştıran, gözünü kupaya dikmiş koçlardı. Atletik olan belki güreşçi bile olabilirdi. Biraz sonra uzun boylu, yapılı bir çocuk, elinde şarj aletini bir kement gibi sallayarak ve etrafa avını arayan bir aslan gibi boş bakışlar atarak vagona girdi. Muhtemelen yolculuk boyunca ufak bir “romantik komedi” yaşayıp zamanı değerlendirebileceği güzel bir hanımefendi arıyordu. Ama kaderin cilvesine bakın ki, o beden eğitimi hocası gibi duran tayzelerin arasına düştü. Kaynaşmaları o kadar hızlı oldu ki, eminim birazdan koç teyzeler ona saklama kabından börek veya kısır falan ikram etmeye başlayacaklardı.

İki kadın ve bir adam geldi sonra. 20’li yaşların sonlarında olduklarından emindim. Birbirinden hoşlanan iki insanı her zaman ayırt edebilirdim. Karşı karşıya oturmuş olsalar ve arkadaşça sohbete başlamış olasalar da beni kandıramazlardı, birbirlerine aşık olmalıydılar. Konu neden adamın son ilişkisiydi bilmiyorum ama bundan bahsederken çekingen anlatısı ve karşısındaki kadının soluksuz ve sıfatsız dinleyişi benim şüphelerimi haklı çıkartacak cinstendi. Kulak misafirliği ayıp olmasın diye daha fazlasına kulak kabartmadım. Fakat eminim, birbirinden hoşlanan iki insanı her zaman ayırt edebileceğimi söylemiş miydim?

Sonrasında transit olarak geçen birkaç kişi daha oldu. İnsanların bu hallerine bakarken kendi kendime “Zweig’ı falan boş ver,” dedim. İnsanları analiz edip yaşantılarını tahmin etmek daha zevkli. Bu vagon tam Sigmund Freud’luktu! Onun da kitaplarında pek çok vakası ve anısı böyle trenlerde geçmiyor muydu? Hep yanına biri gelir veya o birini gözüne kestirir; sonrasında o kişiyle konuşarak hayatındaki tüm fiyaskolarını, başarısız flörtlerini, takıntılarını ve ödenemeyen faturalarının suçunu annesine veya ilkokul arkadaşlarına atardı. Tam da bana uyacak hareketler, karakter aslında! Hayatımdaki sorunların nedenini kontrol edemediğim zamanlara atmaktan daha rahatlatıcı ne olabilir ki? Şimdi kalan çayımı yudumlayıp yolculara şöyle dik dik bakmaya başlayabilirim.

Ben tren yolculuğum boyunca hangi rolü oynayacağıma karar vermeye çalışırken yolculuğumun yarısı sona erdi.

“Her şey eskisi gibi, yalnızca biz öyle değiliz.”
— Stefan Zweig

Yolculuğun başında, benim yerime oturduğu için kaldırmak zorunda kaldığım bir kadın vardı. Aslında bahsetmeye değer değildi fakat sonradan servis vagonuna uğradı. Küçük bir kafa selamıyla aramızdaki “husumeti” sonlandırıp karşıma davet ettim. Gün boyu başkalarının hayatlarını tahmin etmeye çalışmıştım; bu sefer hikâye kendisi geldi. Sohbet ederken istasyonlar birer birer geride kaldı ve İstanbul’a vardığımızı neredeyse fark etmedik. Hatta Pendik’te, anons yapılmadan açılan kapılar sayesinde inebilmek için küçük bir kaos yaratmamız gerekti. Bazı yolculuklar manzaralarıyla değil, son anda karşına çıkan yol arkadaşlarıyla ve hatırlanıyor .


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir